Yalan ve Yalancılar: Aldatmanın Psikiyatrik Yönü

Künyesi:
Lies and Liars: Psychiatric Aspects Of Prevarication
Ford CV, King BH, Hollender MH. Am J Psychiatry, Volume 145 Issue 5, May 1988 pp. 554-562

Bağlantı:
www.ncbi.nlm.nih.gov/pubmed/3282449

Özet
Giriş
Aldatma birçok hayvan türünde var olan; ancak insanda çok ince bir hüner ile ‘yalan’a dönüşmüş bir vasıftır. Szasz, “yalan, psikiyatri alanında en önemli olgulardan, mekanizmalardan ya da iletişim tarzlarından biridir” yazmıştır. Bu nedenle psikoloji ve psikiyatri alanında ‘yalan’ın nadiren değinilmiş bir konu olması şaşırtıcıdır.
Bu makalede, yalan söylemekle ilişkili psikolojik faktörler gözden geçirilip tartışılacaktır. Bunlar; yalan söylemeye predispozisyon, yalan söylemenin psikodinamisi, yalan söylemenin kişilik özellikleri ile ilişkisi, yalanın etkileri ve bu belirtinin tedavisini içermektedir.

Tanım
Birçok yazar ‘yalan’ın temel unsurları konusunda hemfikirdir. Bu temel özellikler;
  • Yanlışlığın farkında olmak
  • Aldatma niyeti taşımak
  • Öngörülen bir amaç
  • Aldatan kişi, aldatmak için yorumlama/ekleme, abartma, yeniden birleştirme (recombination) ve tamamen kurgu yöntemlerini kullanabilir.
Buna karşın fantezi, rasyonalizasyon, reddetme, bastırma ya da inkar aldanmaya neden olsa da yalan olarak tanımlanamaz. Ayırt etmekte yanlışlığın bilinçli farkındalığı önemlidir.
Yalanlar çeşitli şekillerde sınıflandırılabilir; agresif ve savunmacı yalanlar, beyaz ve fedakarca yalanlar, normal ya da anormal (patolojik) yalanlar şeklinde.

Helene Deutsch (1982), “hemen hemen herkes, doğruluğu sevmesine karşın, zaman zaman ufak tefek saptırmalarda bulunabilir” yazmıştır. Gerçekten de herkes sosyal ortamlarda beyaz yalanlar söylemiştir. Örneğin; gittiği bir partide ne kadar eğlendiğiyle ya da birinin ne kadar güzel göründüğüyle ilgili. Buna karşın Selling (1942), patolojik yalancıyı şöyle tariflemiştir; “Durumsal olmayan, bilinçsiz motivasyonlarla gelişen, kompulsif ve fantastik, yalan söyleyenin kendisini yıkıcı özellikte.” Patolojik yalan ise “Pseudologia fantastica” olarak adlandırılır.

Gelişimsel Açıdan Yalan
Yalanın var olabilmesi için doğrunun var olması gereklidir. Bir kişi doğruyu bilmezse yalan söyleyemez. Bu nedenle bir çocuk bilişsel olarak yeterince olgunlaşmadan ne doğruyu ne de yalanı söyleyebilir. Ancak bilişsel fonksiyonları doğruyu bilecek kadar olgunlaşırsa yalanı söyleyebilecektir.  Woolf(1949), “bir çocuk 4 yaşından önce yalan söyleyemez; ancak 5 yaşından sonra dış gerçeklikle fanteziyi ayırabilecek yeteneğe sahip olduktan sonra yalan söyleyebilir’ demiştir.
Yanısıra, farklı yaştaki çocukların ve yetişkinlerin yalanı etik açıdan nasıl değerlendirdikleri de çalışılmıştır (Peterson ve ark., 1983). Küçük çocukların yalan söyleme eylemine karşı çok tepkili oldukları, daha büyük çocukların ise ahlaki olarak biraz daha yumuşak karşıladıkları ortaya konmuştur. Erişkinlerin ise yalan söylemeye karşı daha da hoşgörülü oldukları gözlenmiştir.

Birçok yazar, yalan söylemenin psikolojik gelişimde çok önemli bir yeri olduğunu belirtmiştir. Bilindiği gibi anneden ayrışabilmek gelişimin önemli bir basamağıdır. Bir kişinin ego sınırları nerede biter? Diğerinin ki nerede başlar? Ben ayrı bir kişi miyim yoksa annemin bir uzantısı mı? Peki annem aklımdan geçenleri okuyabilir mi?
Yalan söylemek bir çocuk için, ego sınırlarını test etmenin en gerekli ve en iyi yolu olabilir. Eğer bir çocuk yalan söyler ve annesi bunu doğru sanırsa, çocuk annesinin kendi zihnini okuyamadığını anlar. Böylelikle yalan ayrışmaya ve egonun oluşmasına hizmet etmiş olur. Bununla birlikte, yalanının fark edilmediğini anlayan çocuk, her şeyi bilen - gören ebeveyni kaybetmiş olur. Bu defa kendisini kendisi kontrol etmek zorundadır, daha doğrusu her şeyi gören egosu/süperegosu kontrol etmeye başlar.  Yani yalan söylemenin süperego gelişiminde de rolü olduğu söylenebilir.

Ergenlerde ise, yalan ve doğruyu söyleme yeniden gündeme gelir; çünkü ayrışma yeniden gündeme gelir. Otonomi kazanmak için gizlilik ve aldatma mekanizması kullanılabilir.

Biyolojik Yönden Yalan
Bilişsel Disfonksiyon
Pseoudologia fantastica’sı olan birçok kişide nörolojik anormallikler bildirilmiştir. Çok sayıda kişide nöbetler, anormal EEG bulguları ve kafa travması öyküsü bildirilmiştir. Ayrıca sözel ve performans IQ’ları arasında da uyumsuzluk olduğuna dair veriler mevcuttur. Bu kişilerde sözel IQ’da performansa göre anlamlı olarak yükseklik bulunmuştur. Bu tablonun en uç formu, Korsakoff psikozu ve diğer nörolojik bozukluklarda görülen konfabulasyon durumudur. Konfabulasyon esasen yalan tanımına uymaz; çünkü bilinçli bir aldatma amacı taşımaz. Buna karşın pseudologia fantastica durumunun altında yatan nörofizyolojik unsurları anlamaya yardımcı olabilir.

Konfabulasyon hemen hemen her zaman bellek bozukluklarıyla birliktedir; ancak bellekteki bozukluk tek başına yeterli değildir. Bu durumun ortaya çıkması için ek nörolojik bozukluklar gereklidir. Gelen bilgiyi değerlendirme ve entegre etmede gerekli olan frontal lob disfonksiyonunun ve nondominant hemisfer kusurunun da bellek kusuruna eşlik etmesi gerektiği gösterilmiştir.

Bilişsel Tarz ve Affekt
Bilişsel tarz, Shapiro(1965) tarafından ortaya atılmış bir kavramdır ve farklı düşünme tarzlarını ifade eder. Örneğin, histerik bilişsel tarzda sezgi, doğrudanlık, etki altına alınabilirlik ve hassaslık belirgindir. Histerik bilişsel tarzı olan kişilerin, kişisel bilgileri kolaylıkla verdiği; ancak tarih gibi detayları yanlış şekilde anlattıkları gözlenmiştir. Bu biçimde verilen hikayeler aldatıcı olabilir. Histerik bilişsel tarzı olan kişilerin anlık affektlerinin doğru ve yalan söylemek üzerinde etkileri olduğu bilinmektedir. Buna ‘affektif doğruluk’ denmektedir. Buna örnek olarak pseudologia fantastica’ya meyilli histrionik bir kadının doğru olmadığı halde arkadaşına telefon ederek ilaç alıp bileklerini kestiği ve acil servis ekibinin gelip kendisini evden alacağını söylemesi örnek verilebilir. Arkadaşı sonradan bunun yalan olduğunu öğrenip kendisini bu yalanla yüzleştirdiğinde ise kadın; “Ne fark eder ki? O an öyle hissetmiştim” yanıtını verir.

Histerik bilişsel tarzın aksine, obsessif-kompulsif tarzda ise detaylar fazlasıyla ön plandadır. Bu kişiler detayların doğruluğuna çok önem verir, bu konuda yanlış yapmamak için tekrarlayıcı şekilde anlatırlar. Buna karşın duygular geri planda kalmıştır ve detayların preoküpasyonu nedeniyle gerçek tablo görülmemektedir.

Sosyal Açıdan Yalan
Çocuk Yetiştirme
Ebeveynlerin çocukları yetiştirirken nasıl tavır takındıkları kuşkusuz ki çocuğun yalan söylemesi bakımından önemlidir. Örneğin; Küçük çocuk yalan söylediğinde aile nasıl tavır takındı? Çok abartılı cezalar mı verdiler, zekice mi buldular? Yoksa tamamen görmezden mi geldiler? Aile çocuğun fantezilerini güçlendirdi mi yoksa aşırı derecede bastırdı mı? Aile çocuğun fantezi ve gerçeklik arasındaki ayrımı anlamasına yardım mı etti?

Çevrenin dürüst ya da yalancı olması
Çocukların yalan ya da fantezilerine nasıl yanıt verildiği dışında, çocuklara karşı yalanlar söylenip söylenmediği de önemlidir. Çocuğa verilen sözler tutuldu mu? Çocuk hastaneye götürülürken, sanki parka götürülüyormuş gibi mi kandırıldı? Aile geçmişte yaşanan deneyimlerini saklıyor ya da değiştirerek mi anlatıyor? Evde çok fazla sır var mı? Dini figürler ya da hukuka ilişkin konularda güvensiz bir çevreye maruziyet var mı?

Travmatik yaşantılar
Çok travmatik yaşantılar nedeniyle gerçekle tek mücadele yolunun ilkel savunma mekanizmaları olması gibi durumlarla karşılaşılabilir. Yalan söylemek de bu ilkel baş etme yöntemlerinden biri haline gelebilir. Pseudologia fantastica tablosu olan kişilerde ciddi çocukluk travma ve kaoslarına rastlandığı sıkça bildirilmiştir.

Yalan Söyleme Motivasyonu
Yalan söylemenin en açık nedeni çevre üzerinde etkili olabilmek, çıkar sağlayabilmek için diğerlerini kandırmasıdır. Bir suçlunun cezadan kaçabilmek için suçunu inkar etmesi ya da bir satıcının malını satabilmek için abartılı özellikler uydurması gibi.
Buna karşın, patolojik yalanın, tekrarlı şekilde, belirgin şekilde işe yarar bir tarafı olmadan söyleniyor olması gerektiğini unutmamak gerekir.

Otonomi
Bu daha önce bahsedilen ayrışabilme mekanizmasında olduğu gibi başkası tarafından zihninin kontrol edilmediğini anlamak için yalan söyleme mekanizmasına benzer. Bazı aşırı intrusif, kontrolcü çevreye maruz kalan kişiler bağımsızlık hissedebilmek için yalan söyleyebilir.

Güç ya da agresyon
İnsan ilişkileri ve medeniyet bilginin paylaşılmasına dayanır. Daha çok bilgiye sahip kişi çevre ve diğer insanları kontrol etme konusunda daha başarılı olabilir. Bir kişi güce sahip olabilmek ve gücü kaybetmemek için bilgiyi saklayabilir. Bu durum daha çok uluslararası politik alanda gözlenmektedir. Endüstriyel teknolojiler, silahlar ve ekonomiyle ilişkili bilgiler sır olarak saklanmaktadır. Buna karşın şu da vurgulanmaktadır ki; güç sahibi olabilmek için söylenen yalanlar inanıldığı sürece işe yarardır. Fark edildiğinde ise yalan söyleyen kişi güç kaybeder.
Munchausen sendromu örneğin, pseudologia fantastica kavramına uyan bir psikiyatrik tablodur. Burada kişilerin farkında olmadığı bir güç sahibi olma motivasyonu vardır. Gerçeği hekimden saklayarak onun üzerinde bir güç sahibi olur. Tersine durum ortaya çıktığındaysa güç kaybı yaşar.
Yalan söylemek bir kişiyi değersizleştirmek ya da kendi sahtekarlığını başkasına yansıtarak gizlemek için de gerçekleştirilebilir. Bu da bir çeşit agresyon ve sadizm olarak ele alınabilir.

Represyon ya da inkar
Esasen yalan denebilmesi için söylenen yalanın bilinçli olarak aldatmak amacıyla söylenmesi gerekir. Buna karşın şu da bilinir ki; bir yalan eğer çok defa söylenirse inanılır hale gelir. Böylelikle istenmeyen rahatsız edici anılar da yeniden yapılandırılabilir.

İstek doyurma ya da özsaygıyı düzenlemek için
Burada kişinin söylediği yalanlar kendisiyle ilişkili yetersiz gördüğü alanlarla başa çıkabilmede kısa süreli de olsa rahatlama ve hoşnutluk hissi yaratabilir.

Yalan Söyleme ve Kişilik Yapısı
Yalan söylemek tek bir tip kişiliğin özelliği değildir. Antisosyal, histrionik, narsisistik, borderline ve kompulsif kişilik bozukluklarına sıklıkla eşlik eder.

Antisosyal kişilik bozukluğunda; yalan söylemek DSM’ye göre bu bozukluğun bir özelliğidir. Bu kişiler tekrarlayıcı şekilde başkalarının haklarını gasp ederler. Bu bozuklukta inkar ve represyon başlıca savunma mekanizmalarıdır.
Histrionik kişilik bozukluğu ele alınacak olursa, Kernberg (1986) histrionik terimini daha regresif kişilik bozuklukları için kullanmış olup bu kişilerin borderline kişilik organizasyonları olabileceğini belirtmiştir. Guze ve ark.(1971) ise histrionik ve antisosyal kişilik bozukluklarının temelde aynı mekanizmaya sahip olduğunu, farkın cinsiyetlerden ibaret olduğunu söylemiştir. Histrionik ve antisosyal kişilikler arasındaki ilişki tartışmalı olsa da, histrionik kişilik organizasyonu olan bireylerde yalan söyleme sıklıkla karşılaşılan bir durumdur.  Amaçlara ulaşmak için teatral tarzda söylenen yalanlar, eğer iyi oynanarak söylenirse daha inandırıcı olur. Bu da yalan söylemeyi iyice pekiştirir.

Narsisistik kişilik bozukluğunda; kişiler, dış dünyanın gerçeklerini kendi içsel ihtiyaçlarına göre yeniden düzenlerler, daha doğrusu çarpıtırlar. Çevrenin onayını daima alabilmek için kendilerini olduğundan farklı, olmak istedikleri gibi göstermek zorundadırlar ve yeteneklerini abartırlar. Kendilerini hak sahibi gördüklerinden, diğerlerinin uydukları kurallara uymaları gerekmediğini düşünürler. Burada sözü edilen durum antisosyal özellikleri de akla getirebilir.

Kernberg (1975), antisosyal kişilik bozukluğu olan bireylerin altta yatan ciddi süperego aksaklıkları ile birlikte borderline ve narsisistik özellikleri olduğunu yazmıştır.
Bursten (1972), ise manipülasyon ve narsisismin yakından ilişkili olduğunu öne sürmüştür. Buradaki manipülasyonda narsisistik kişinin kendi değersiz taraflarını diğer bir kişiye yansıtarak, çevreyi aldatması ön plandadır. Böylelikle kurban kişi manipülatörün kırılgan narsisistik self imajını ayakta tutar.
Borderline kişilik bozukluğunda; yalan söylemek özsaygıyı yükseltme, suçluluğu yansıtma ve başkalarından üstün hissetme amaçlı olarak kullanılabilir. Yanısıra zayıf dürtü kontrolü ve düşük engellenme eşiğinin de etkili olabileceği unutulmamalıdır.

Kompulsif kişilik bozukluğunda; kişiler yüzeysel bakılırsa hiç de kronik yalancılar gibi durmazlar. Daha çok kendilerinin ne denli, dürüst ve kurallara bağlı olduklarından söz ederler. Esasında bu kişilerin yalanları, diğer kişilik bozukluklarında olduğu gibi etrafa karşı pek yıkıcı değildir, daha çok kendilerini korumaya yöneliktir. Örneğin, diğerlerinden özel bilgileri saklamak, sadece kendinde bulundurmaya çalışmak gibi.

Yalanın Psikolojik Etkileri
Aldatılan kişi açısından yanlış bilgi edinmeye neden olduğundan kişilerin hayatlarını etkileyecek biçimde doğru olmayan kararlar verilmesine sebep olabilir. Bu da yıkıcı olaylarla sonuçlanabilir. Yanısıra aldatmanın bizzat yalan söyleyen kişiye de kötü etkileri vardır. Moustakas (1962), kişilerin yalan söyleyerek kendi otantik gelişimlerini bozduğunu ileri sürmüştür. Kendi gerçeklerini değiştirerek, gerçek kendiliklerini yok ederler demektedir.
Bundan başka, altta yatan kişilik organizasyonuna bağlı olarak daha spesifik etkileri de olabilir. Örneğin; histrionik kişi bir başkasından umutsuzca sevgi bekler. Altta yatan bağımlılık ihtiyaçları nedeniyle yakınlık ve samimiyet aramaktadırlar. Buna karşın, yalan söylemeleri bu amaca hizmet etmez ve sevgi ve yakınlık bekledikleri kişiler kızgın ve reddedici hale gelirler.
Narsisistik kişi ise kendini olduğundan üstün göstermekle güç kazanmaya çalışır. Buna karşın yalanları ortaya çıktığında tam tersine güç kaybederek narsisistik yaralanmayla sonuçlanabilir.
Kompulsif kişinin yalanları ise daha ustacadır. Temelde ise diğer kişilerden ayrılmayı ve uzaklaşmayı doğurur. Bu kişiler için samimiyet kurmak zordur; çünkü samimiyet için bilgi paylaşımına ihtiyaç vardır. Oysa kompulsif kişiler için intrüzyon ve otonomiyi kaybetme korkusu samimiyet ihtiyacının önüne geçmiştir.

Semptomun Tedavisi
Kişiler ‘yalan söyleme’ şikayetiyle çok nadiren başvurabilirler. Daha sıklıkla karşılaşılan, kişilerin mecburen tedaviye gelmesi ve beraberindeki semptom kümesinin bir elemanı olarak dile getirilmesi olabilir.
En sık olarak ise, terapist terapi sırasında geçici ya da tekrarlayıcı şekilde kişinin yalan söyleme örüntüsüyle karşılaşır. Genellikle de travmatik olayları yeniden yapılandırarak ortaya çıkabilir. Esasında bu yeniden yapılandırma, ödipal sırları perdelemek için kullanılabilir.

Terapide kişinin yalan söylemesini Kernberg ve Kohut farklı şekillerde ele almıştır. Kernberg, yalanın gerçek bir insan ilişkisi kurmak yönündeki yetersizliği ve ümitsizliği gösterdiğini düşünürken; Kohut, daha empatik yaklaşarak, yalan söylemenin kişinin bağımsız selfi için bir sınama olduğunu düşünür.
Tedavi için çok az öneri bulunmaktadır. Genel kabul, tedavinin kişisel olması yönündedir; çünkü yalan söylemek tek bir mekanizma ve motivasyon ile gerçekleşmez. Davranış modifikasyonları, grup terapileri, çevre müdahaleleri ve içgörü yönelimli müdahaleler önerilmiştir.

Sonuç
Yalan söylemek, normal gelişim sırasında ayrışmaya yarayan önemli bir mekanizma olmakla beraber, süperego defisitlerini yansıtan narsisistik patolojilerde özsaygıyı korumak amacıyla güçsüzlüğü örten kalıcı ve kompulsif tarzda bir mekanizma halini alabilir.
Bu yazıda, psikodinamik bazı formülasyonlar yapılmış olmasına karşın, yalan söylemek hakkında semptom fenomenolojisi bakımından bilinmeyen çok şey bulunmaktadır.
Altta yatan nörofizyolojik mekanizmalar ve çocukluk istismar ve travmalarının bu semptoma etkisi konusu için ileri çalışmalara ihtiyaç vardır.

Hazırlayan: Dr. Bilge Bilgin, Dr. Abdülkadir Çevik, Dr. Ayşe Gül Yılmaz Özpolat